12 Aralık 2007

Acele İşe Şeytan Karışır

Şirketler Ekim, Kasım, Aralık aylarında öyle bir telaş içindedir ki, görmeyin gitsin.
Ne de olsa yıl sonu gelmektedir ve yıl sonu karnesi yaklaşmaktadır. Gerçi eskisi kadar karne sonucunda dağıtılan “harçlıklar” 90’lı yılları mumla aratmaktadır ama 00’lı yıllarda dağıtılanlar “hiç yoktan” iyidir, nasiplenenler için!
Bir yanda satış ekipleri yıllık kotalarını tuturmaya çabalarlar. Neredeyse geride kalan dokuz ayın yarı performansını bu aylara sıkıştırmaya çalışırlar.
Bu durumu iyi bilen kurt bayi ve müşteriler kendini ağırdan satarak bu ayları beklerler. Pazarlıklar çetin geçer. On ay boyunca burnundan kıl aldırmayan satışçılar, çaktırmadan teslim olmaya başlarlar. Tavizler verilmeye başlanır. İskontolar, ek vadeler.
Yalnızca hedeflerinde geri kalan satışçılar değildir.
Bütçe departmanlarından diğer departmanlara hergün bir mail gelir. “Varsayımlar şu oldu, şöyle bir büyüme bekliyoruz” gibilerinden. Herkesten gelecek yıllın bütçeleri istenir. ‘Aman’ denir, ‘çok fazla masraf çıkarmayın’. Ancak diğer yanda o yılın bütçesinde kalanlar “gümbürtüye gitmesin” maksadıyla harcanır. Aman patronlar duymasın, ne yaman çelişki.
Yine bu dönemlerde insan kaynakları performans değerlendirme sisteminin düğmesine basar. Amaç bellidir: Geçmiş yılın hesabı kapanacak gelecek yılın hedefleri belirlenecek.
Bu aylarda artık patronların sabrı taşmıştır. “Bana ne vereceksin?” diye sıkıştırır yöneticilerini. Bu baskı, biraz da eklemelerle tüm çalışanlara yayılır.
Kısacası bir telaştır, bir strestir bu aylar. Şirket içinde herkeste bir koşuşturma. Zannederseniz ki, bu şirket 9 ay yatmış, tüm işini bu üç aya bırakmış.
Esasında bakarsanız bu önerme pek de haksız sayılmaz.
Ramazan derken, yaz tatili derken, seçim derken –ki her sene yapacak bir seçim buluruz-, net çalışma süremiz pek bir kısalır.
Bir de ülkece kaplumbağa değil tavşan olmayı sevdiğimiz için herşey sıkışır bu zavalllı üç aya.
Yıl sonu geldiğinde bir bakarsınız, o kadar işin neredeyse hepsi bitmiş. Yani satış hedefleri tutmuş, projeler tamamlanmış, eğitimler alınmış.
Ama görünüşte! Olsun, hemen egomuz kabarır, ne büyük adamız diye.
İşin kalitesine bakınca, işte orada pek durumlar parlak değildir. Herşey aceleye gelmiştir.
Satış yaparken kar gözden kaçmıştır. Eğitim yaparken, kalite. Projeler devreye alınmıştır ancak pek çok işlevi aksamaktadır.
Yapılanlar sonuçlara yansımamaktadır. Çünkü, herşey aceleye gelmiştir. Hiç kimse sindirememişitir yapılanları. “Yaptık mı yaptık” mantığı bizi buraya götürmüştür.
Gel gör ki, günün sonunda elde ne kalmıştır? Biraz kar, çokça karmaşa, bir de tasarlanmış rafta kalmış veya işlemeyen birçok sistem.
Buraya kadar anlatılanlardan ne ders çıkartılmalı?
BİR, birlikte bir çalışma takvimi çıkaralım ki, bu işleri yılın aylarına mümkün olan en uygun en dengeli mantıkta yayabilelim. Bu takvime göre yıl içindeki bazen tempomuzu yükseltelim bazen de rolentiye alalım. Daha sonra ramazan demeyelim, kar demeyelim, kış demeyelim. Hher çalışma anımızın etkinliğini sorgulayalım. Boşta geçen her anımızdan rahatsızlık duyup, iyileştirmeye yapabilelim.
İKİ, bir işi yapmış olmak için yapmayalım. Gerekirse o yıl yapmayalım, kaynağımızı gereksiz tüketmeyelim. Az yapalım öz yapalım. Yaptığımızı adam gibi yapıp, kullanalım. Teşvik sistemlerimizi öyle kuralım ki, bizi bu yönde motive etsin. “Çok iş yaptım, bana daha fazla prim verin” mantığını, “şirket değerinde ve karlılığında yaratmış olduğumuz katkı” ile değiştirelim. Bu katkıyı günümüzde tek yöneticilerin yaratmadığını diğer çalışanlarımızın bunda azımsanmayacak(kadar) etkisi olduğu gerçeğini göz önünde bulunduralım ve onları bu teşvik sistemi içine dahil edelim.
ÜÇ, günlük yaşayıp, planlarımızı bir yıllık yapmayalım. Gelecek yılları da planlayalım. İtalyanların dediği gibi, ızgaranın üstüne yiyeceğimiz kadar et koyalım. Etleri yiyelim bitirelim. Hala karnımız doymamışsa, o zaman yenilerini ızgaraya atalım. Kıtlıktan çıkmış insanların açık büfe görmüş halleri gibi tabakları ağızına kadar doldurup, yarısının çöpe gitmesine izin vermeyelim. Ya da tüm yemekleri yiyeceğim diye sağlığımızı tehlikeye atmayalım.
Tüm bunları yaptıktan sonra göreceğiz ki hem bizlerin yaşamı daha dengeye gelecek ve stresimiz azalacak hem de şirketimiz daha verimli ve karlı çalışabilecek.
Belki eskisi kadar iş hacmimiz olmayacak.
Belki bazı işleri bizler değil, başkaları yapacak.
Belki de şunu sormalıyız kendimize.
Amaç ne pahasına çok iş yapmak mı olmalı? Yoksa daha karlı, daha verimli daha etkin iş yapmak mı?

3 Aralık 2007

Gizli Kahramanlar

Eğer yaşamımızda bazı şeyler daha iyiye gidiyorsa, bunda görünür kahramanlar kadar gizli kahramanların da büyük payı vardır.
Gizli kahramanlar, bazen bir muhasebe uzmanı, bazen bilgi işlem şefi bazen de bir yönetici asistanı olarak karşımıza çıkar.
Gizli kahramanlar yaptıkları işi en iyi şekilde yaparak ve bu işten keyif alarak istisnasız herkesin beğenisini kazanırlar. Mütevazi kimlikleri ile reklamdan uzak durarak yalnızca işlerini yaparlar.
Bu kahramanlara bir iş verdikten sonra artık düşünmenize gerek kalmaz. Onlar gereği neyse yaparlar. Sızlanma, bahane üretme yoktur lügatlarında.
Gizli kahramanların ortaya koyduğu performans o kadar tutarlıdır ki, belirli bir zaman sonra “doğal olanın bu olduğu” düşüncesi kapılırsınız.
Çoğu kez bu kahramanların kıymetini bilemez ve çevremizden uzaklaşmalarına neden oluruz. Asıl değerleri, bu yokluk anlarında farkedilir. Bir de başkaları gelmişse yerlerine, “beyaz örtüdeki yemek lekesi” misali aradaki fark tüm netliğiyle gözler önüne serilir. Bu anda içimizi bir burukluk kaplar, şuçluluk duygusu duyarız. Ama iş işten geçmiştir. Artık dönüşü yoktur. Giden gitmiştir.
Bir de farkında olmadığımız gizli kahramanlar vardır çevremizde. Ne kadar hislerimizi yitirme noktasına gelmişsek ve ne kadar yalnızca “reklamlar” ile dünyamızı algılamaya başlamışsak bu gizli kahramanları farketmemiz o kadar güçleşir. Bu kişiler mucizeler yaratmaktadır ancak bizler ise olup bitenden bihaber şekilde ortalarda dolaşırız.
Diğer yanda hiçbirşey yapmayanlar az biraz yaptıklarını allayıp pullayarak ve hikayelerini abartarak bizleri kendilerine inandırmaya çalışırlar.
Gerçi bu hikayeler genelde pek uzun sürmez ve olumlu sonuçlanmaz. Hele bir de ders çıkarmayı bilmiyorsak; çok sık “ Allah Allah, daha neler göreceğiz” şaşkınlıkları ile karşılaşırız.
Böyle ortamlarda gizli kahramanları keşfetme duyarlılığımız gittikçe azalır. Artık ‘büyük şeyleri başarmak’ başarı olarak kabul edilir. Küçük başarılar ise daha da küçülür, küçümsenir. Doğal olarak, bu başarıları yaratan gizli kahramanlar da...
Tüm teşvikler görünür kahramanlara yöneliktir. Sosyal yaşam da, iş alemi de bunu sever. Gizli kahramanlar çoğu kez genel kitlenin arasında kaybolur gider. Gerçi onların pek fazla statü kaygısı yoktur ama sonuçta insandırlar.
Bu yaklaşım genel kitle gözünde gizli kahramanlığı enayilik mertebesine taşır. “Ülkeyi sen mi kurtaracaksın” deyimi bu anda gündemimize girer ve gizli kahramanlığı hedef alır.
Ayrıca bu yaklaşım herkesi görünür kahraman olmaya güdüler. Görünür olmak, var olmakla eş değer tutulur.
Ancak unutmayalım ki, görünür olmak sınırlıdır. Bu mertebeye geldikten sonra orada kalmak ayrı bir derttir.
Yine unutmayalım ki, sırada çoook kişi bu anı beklemektedir.