Obama Way (Obama Tarzı)

Globalleşme bu olsa gerek ?!
ABD başkanlık seçimlerinin yapıldığı gece yarısı evlerde yanan ışıklara baktığımızda bu konuyu ne kadar merak ettiğimizi ve önem verdiğimizi çok net görüyoruz.
Nitekim o günden bugüne Obama ile yatıyoruz, Obama ile kalkıyoruz. Henüz kendisi başkanlık koltuğuna oturmamış olsa da tüm dünya onu hiç yorulmaksızın konuşuyor. Bazıları Obama’yı kurtarıcı gibi görürken, bazıları da onu mevcut sistemin “son ürünü” olarak nitelendiriyor. Her kim ne derse desin, bendeniz sizlerin dikkatini başka bir konuya çekmek isitiyorum.
Ey iş yaşamı liderleri, sorum sizlere!
“Obama tarzı liderlik kriterleri” ile değerlendirilmeye hazır mısınız?
Çok uzak değil üç beş ay sonra sizler, başta çalışanlarınız olmak üzere geniş kitleler tarafından bilinçli veya bilinçdışı bir şekilde Obama kriterleri ile değerlendiriyor olacaksınız. Bu değerlendirmeden yüksek not alanlarınız popülerliğini artırırken düşük puan alanlarınız demode olma eleştirisi ile karşı karşıya kalacaklar.
Peki madem böyle bir tehlikeli (!) ile karşılaşılacaksa, şu değerlendirme kriterlerine bir göz atalım. Belki de durum korkulduğu kadar vahim değildir.
Obama gibi olmak herşeyden önce kuvvetli bir imaja sahip olmak demektir. Atletik vucüdunuz, dinamik bir yürüyüş tarzınız ve etkili bir duruşunuz yoksa baştan söyleyelim işiniz oldukça zor.
Elbette bir güzel bir hitap tarzına, sürekli gülen ve anlam dolu bakan gözlere sahipseniz yeni kriterlerden yüksek puan alma şansınız artıyor. Rahat ve rahat olduğu kadar ölçülü hareketlerle davranmak size puan kazandıracak. Bu dönemden sonra giyim tarzı olarak sportif ancak şık kıyafetleri tercih etmelisiniz. Yıllardır hor görülen kahverenginin, muhteşem bir geri dönüş yapacağını şimdiden öngörebiliriz.
Sekretersiz, şoförsüz, kendi kendine yeten “pek becerikli bir kişilik” izlenimi sergilemelisiniz. Sevgi gösterilerine sıcak yanıt vermeli, insanlara karşı sevgi dolu olduğunuzu her fırsatta cümle alemin gözüne sokmalısınız.
Sosyal sorumluluk duygunuz taşarcasına ön plana çıkmalı, bu tür faaliyetlerde ön saflarda yer almalısınız.
Sanattan, edebiyattan anlamalı; anlaşılması zor kitaplar okuyarak entellektüel sohbetlerin aranan adamı olmalısınız.
Ekip çalışmasına inandığınızı ortaya koyan kalabalıklar yaratmalı ve bu kalabalıklar içinde yalnız başına kalmayı başararak “bireyselliği öldürmedim” mesajınızla herkesi şaşırtmalısınız.
Gençlerle iyi geçinmenin yollarını hemen keşfetmeli, bunun için öncelikle dans kursuna yazılmasınız. “R&B, HipHop da müzik mi!” gibilerinden yanlış anlaşılacak yorumlara asla itibar etmeyip, “sallanmayı” becerebilmelisiniz.
İyi bir eş, iyi bir baba/anne olduğunuz çekilmiş resimler ve her fırsatta size methiyeler düzen aile fertleriniz tarafından sürekli ispat edilmeli.
Duygusal olduğunuzu “Babam ve Oğlum” tarzı filmlere giderek ve film çıkışında flaşlar patlarken gözünüzü silerek tescillemelisiniz.
Şimdilik, bu kadar Obama kriterleri yeter sanırım. Kendisi daha koltuna oturmadan bu kadarını sıraladık bile. Oturduktan sonra daha neler ekleriz, siz bunu bir düşünün...
Görüldüğü üzere iş yaşamı liderlerinin işi çok daha zor bir hal alıyor. Çünkü çok geçmeden herkes onları ne kadar Obama olduğuyla değerlendirecek ve puan verecek. Kısacası herkesin kırk yıllık itibarı tehdit altında.
Belki de çok yakında son yıllların en merak edilen sorusu da şöyle bir şekil değişikliğine uğrayacak:
Obama olunur mu? Yoksa Obama doğulur mu?

Eylem Ekelim, Sonuç Biçelim

Malumunuz, Ekim-Kasım-Aralık planlama ayları. Her yıl bu dönemde herkes hummalı bir şekilde başta bütçe olmak üzere planlama çalışmaları yapar. Ancak bu yıl her yıldan daha farklı bir seyir gösteriyor.
Tüm dünyada yaşanan ekonomik gelişmeler öngörü yapmayı güçleştiriyor. Bu yüzden herkesin aklı karışık, işe nereden başlayacağını tam olarak bilemiyor.
Maalesef tek dert öngörü yapamamak değil. Aynı zamanda şirketlerin içi iki kutuba ayrılmış durumda. Bu iki grup geleceğe tanımlamada ortak bakış açısı oluşturmakta güçlük çekiyor. Geleceğe çok kötümser bakanlar çoğunlukta gibi gözükse de, “o kadar da değil, canım” diyenlerin sayısı hiç de az değil. Ancak onlar, şimdilik susmayı tercih ediyorlar.
Tüm bu karışıklık içinde gerçek olan ve görmezden gelemeyeceğimiz şey, planlama yapmak zorunda olmamız. Çünkü planlama yapmadan günümüzde bir organizasyonu yönetmek neredeyse imkansız.
Eğer planlama olmasaydı, organizasyonun en tepesinde yer alan yönetici hemen hemen hergün herkese ne yapacağını tek tek söylemesi gerekirdi ki, bu da ancak çok küçük boyutlu firmalar için mevzu bahis olabilecek bir yaklaşım...
Planlama yapmak, ekonomik durgunluk dönemlerinde “kafalarda oluşan endişeleri” dağıtmak açısından “merhem etkisi” yaratıyor. Konuşmak ve tartışmak, endişelerin boyutunu anlamaya ve kabullenmeye yardımcı oluyor.
Aslında, insanoğlu kolay adapte olan bir varlık. Lakin adapte olup eyleme geçebilmek için, insanın kafasında herşeyi oturtması ve ikna olması gerekiyor. Bu noktayı aştıktan sonra iş zaten kolay. Hedefe kitlenip çalışmaktan başka bir iş kalmıyor...
Bu faydalardan dolayıdır ki, ekonomik durgunluk dönemlerinde daha fazla katılımla daha fazla zaman ayırarak planlama faaliyetlerine ağırlık vermek gerekiyor.
Ancak böylelikle kriz beklentisinin getirdiği durgunluk ve kötümserliği (buna kriz depresyonu da diyebiliriz) üzerimizden atıp eyleme geçebiliriz.
Aslına bakarsanız bu dönemlerde “az kazandım/çok kazandım”a kafa yormaktansa; günü kazanmaya odaklanmak çok daha değerli. Bu da planlı, uzlaşılmış hem günü hem de geleceği kazanmaya dönük eylemlerle mümkün oluyor.
Unutmayalım, hareket berekettir...
O zaman neden daha fazla bekliyoruz? Planlama yapmak için hemen harekete geçelim.
Bugünden eylemleri ekelim ki, gelecekte sonuçları biçebilelim.